mustafa baydemir
Bir varmış bir yokmuş. Allah'ın kulu çokmuş. Kimi açmış, kimi tokmuş. Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde. Cinler top oynarmış eski hamam içinde.
Az gittim uz gittim, dere tepe düz gittim. Vara vara vardım bayıra. Eşeğimi saldım çayıra. Bir sinek bir kartalı, sallayıp vurdu yere. Yalan değil gerçektir ben de gördüm tozunu, kerpiç koydum kazana poyraz ile kaynattım. Nedir diye sorana şu masalı anlattım.
Ben diyeyim yüz, sen de beşyüz . O desin bin yıl önce… Anadolu’nun kuş uçmaz kervan geçmez bir köyünde bir garip adam yaşarmış. Varlıklı değil, ama dirlikliymiş. Azığını dişiyle-tırnağıyla kazanır. Avuç avuç dağıtırmış.
Köylüler ona Pire Nuri derlermiş. “Pire” lakabını ona boşuna takmamışlar. Bir kere Pire Nuri, ufak-tefek, çelimsiz biriymiş. İkincisi, yorulmak bilmeyen gücüyle her işe koşturur, her işe pire gibi zıplarmış. Ama gel gelelim, gece gündüz çalıştığı halde geçimini güç bela sağlarmış. Çünkü elinde avucunda olanı dağıtmasını pek severmiş. Bir yetim görse gözleri yaşarır. Bir yoksulla karşılaşsa içi paralanır. Aç bir hayvana rastlarsa “yazık ağzı var dili yok” diyerek kendi ağzındaki lokmayı ona verirmiş.
Hani derler ya, “yemez yedirir, giymez giydirir” bu söz, sanki Pire Nuri için söylenmiş.
Pire Nuri’nin Menekşe adında bir eşi, Ayvaz adında da bir oğlu varmış. Ben diyeyim kader, siz deyin nasip! Allah'ın hikmetinden sual olunmaz ya? Çünkü bu ailenin ne huyu, ne de suyu Pire Nuri’ye hiç benzemezmiş. Pire Nuri, ne kadar çalışkansa, onlar da o kadar tembelmiş. Pire Nuri ne kadar cömertse, onlar da o kadar cimriymiş. Pire Nuri ne kadar merhametliyse, onlar da o kadar taş kalpliymiş.
Pire Nuri’ye “pire” lakabını uygun gören köylüler, ailesine de ad bulmakta hiç zorlanmamışlar. Hımbıl Menekşe, Haylaz Ayvaz… “Hımbıl Menekşe aşağı!...” “Haylaz Ayvaz yukarı!...”
Hımbıl Menekşe ve Haylaz Ayvaz kendilerine bu adları münasip gören köylülerle “saç saça, baş başa” kavgaya tutuşmuşlar. Pire Nuri ne yapacağını şaşırmış. “Aşağı tükürse sakal, yukarı tükürse bıyık” iki tarafı da darıltmak istemediğinden, köylülerle ailesi arasında debelenmiş durmuş. Bereket versin ki ailesinin tembelliği bu kez işine yaramış. Kavga etmekten kısa sürede yorulup, halsiz düşmüşler de Pire Nuri rahat bir nefes almış. Bundan sonra Hımbıl Menekşe ile Haylaz Ayvaz, eve kapanıp Pire Nuri’nin getirdiklerini tıkınıp küp gibi şişmeye başlamışlar.
Gel zaman git zaman. Günler günleri, haftalar haftaları kovalamış. Pire Nuri, yorgun argın eve her dönüşünde, hep aynı manzarayı görmüş. İçi acıyla dolu, kendi kendine şöyle dermiş:
- Yan gelip yatıyorlar. Durmadan tıkınıyorlar. Üstelik oğlan da büyüyor. Neredeyse delikanlı olacak. Bu böyle devam edemez. Tuh! Evin bahçesine bile bakmıyorlar, otlar diz boyu olmuş.
Gel zaman git zaman, aylar ayları kovalamış. Pire Nuri eve her dönüşünde, hep aynı manzarayı görmüş. Yüreği paralanır, kendi kendine şöyle dermiş:
- Hâlâ yan gelip yatıyorlar. Küp gibi şişiyorlar. Neredeyse… Hay Allah, şu işe bak! Deli kanlı olmuş bile! Bu böyle devam edemez. Mutlaka bir çare bulmalı. Bahçeyle de hiç ilgilenmiyorlar. Ot üstüne ot bitmiş.
Ertesi gün Pire Nuri, eve elinde dişi bir deveyle gelmiş. Yeri göğü inleterek basmış narayı:
- Kalkın! Bugünden tezi yok. Ya bu deveyi güdersiniz, ya da bu diyardan gidersiniz!
Hımbıl Menekşe’yle, Haylaz Ayvaz; bir Pire Nuri’ye bakmışlar, bir deveye, bir de kendilerine. Kendileri ne kadar yağ fıçısıysa, Pire Nuri de o kadar barut fıçısı. Bu fıçının patlamasını önleyecek tek engelse aralarındaki şu deve. Bakmışlar ki pabuç pahalı başlarını öne eğerek, süklüm püklüm.
- Bu diyardan gitmektense, bari şu deveyi güdelim, demişler.
(hikayenin devamı)